TMMOB Odalar 21 Ekim 2021, Perşembe

TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası tarafından düzenlenen 59. Türkiye Jeoloji Kurultayı 20–24 Mart 2006 tarihleri arasında Ankara’da MTA Genel Müdürlüğü Kültür sitesinde gerçekleştirilmiştir. MTA, TPAO, TKİ, TTK, DSİ, İller Bankası ve TÜBİTAK’ın da destek verdiği kurultayı ülke genelinde yaklaşık 2.500 kadar yerbilimci izledi. Yer bilimleri alanlarında üretilen bilimsel bilgilerin izlenerek tartışıldığı, paylaşıldığı, sınandığı kurultayda 194 sözlü, 38 poster olmak üzere toplam 232 adet bildiri, 5 Konferans ve 7 çağrılı konuşma sunuldu. Başkanlığını Prof. Dr. Aral OKAY’ın yaptığı, 1947 yılında Türkiye Jeoloji Kurumu’nun başlattığı ve TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası tarafından devam ettirilen kurultayın, ulusal ölçekte en büyük ve süreklilik arz eden bir bilimsel etkinlik olduğu tespitinden hareketle, kurultayda ele alınan konular ve sonuçlarını kamuoyuyla paylaşırız.

1- Gelişmiş ülkelerin ulusal gelirden bilime ayırdığı pay % 4 seviyesinde olup, bu oran ülkemizde % 0.65 düzeyindedir. Bilime ayrılan bu olumsuz tablo, doğal olarak jeoloji araştırmalarına yansımakta ve meslek alanlarımızı etkilemektedir. Bilindiği gibi, jeolojik açıdan son derece ilginç ve karmaşık özellikler taşıyan ülkemiz, bu alana özgü araştırma ve uygulamalar açısından önemli bir potansiyele sahiptir. Bu gerçekliğin aksine, son yıllarda yoğun olarak yaşadığımız ve gerekli önlemler alınmadığında, birer afete dönüşen deprem, heyelan, çığ ve taşkın gibi doğa olayları, ülkemizde jeolojik araştırmalara ve mühendislik disiplinine yeterince önem verilmediğinin açık bir ifadesidir. Birikimi ve donanımı ile dünyadaki en güçlü jeolojik araştırma kurumlarından biri olan MTA Genel Müdürlüğü’nün içinde bulunduğu durum önemli bir göstergedir. Bugün ülkemizde bilinen tüm yeraltı kaynaklarını bulan ve daha da önemlisi, kamu kurumları, özel sektör ve üniversitelere jeolojik haritalar ve raporlar halinde alt yapı hizmeti sunan MTA, 1980’den sonra ismi ve yapısı değiştirilerek sıradan bir devlet dairesine, partizanca müdahalelere açık bir Genel Müdürlüğe dönüştürülerek bilinçli bir şekilde etkisiz hale getirilmiştir. Bunun yanında, kuruma genel bütçeden neredeyse sadece personel giderini karşılayacak kaynak ayrılmış, asıl işi olan jeoloji araştırmaları ve ülkemizin maden potansiyelini belirlemek olan işlevi yok edilmeye çalışılmaktadır. Bu anlamda MTA Genel Müdürlüğü’nün yeniden Enstitü yapısına kavuşturulması, jeolojik araştırmaların ülkemizde ivme kazanmasının ön koşuludur.

2- Dünyadaki genel eğilime bağlı olarak, jeoloji araştırmaları ve uygulamalarının, daha da yaygınlaştırılması gerekmekteyken, ülkemizde, uygulanan ekonomi politikalar sonucunda jeolojik hizmet üreten uygulayıcı kuruluşlarımız maalesef büyük olumsuzluklarla karşı karşıya bırakılmıştır. Bu bağlamda, TPAO, DSİ, EİE, ETİ Maden İşletmeleri, TCK, İller Bankası, Afet İşleri vb. jeolojik hizmet üreten kuruluşlarda jeoloji mühendisi istihdamında sorunlar yaşanmakta ve proje üretme kapasitesi açısından giderek hızlanan biçimde küçültülmektedir.

3- Gelişmiş ülkelerde madencilikten enerji sektörüne, ulaşımdan yerleşime ve yeraltı sularından su politikalarının oluşturulmasına, büyük mühendislik projelerinden doğal çevre ve çevrenin korunmasına, küresel ısınmaya, insan sağlığı ve güvenliğine kadar geniş bir uygulama alanı bulan ve doğa insan ilişkisini düzenleyen tüm yasaların olmazsa olmaz koşulu olan jeoloji mühendisliği, ne yazık ki ülkemizde hak ettiği ilgiyi görememekte ve yukarıda belirtilen sektörleri düzenleyen yasalarda ne yazık ki yer alamamaktadır.

4- Enerji sektöründe dışa bağımlılık oranı 2000 yılında % 50 dolayında iken, 2004 yılında % 65 düzeyine ulaştığı bilinmektedir. Yerli enerji kaynaklarına dayanan Ulusal enerji politikalarını oluşturmak zorunluluktur.

Önemli bir enerji kaynağı olan Jeotermal kaynaklarımızın talan edilmeden, verimli, etkin ve kamu yararı doğrultusunda değerlendirilmesi esas olmalıdır. Gündemde olan Jeotermal Yasa Tasarısında Jeoloji Mühendisleri Odasının görüş ve önerileri alınmalı, bu yasanın kamu yararı doğrultusunda bilim ve mühendislik ilkeleri temelinde biçimlendirilerek yasalaşması gerekmektedir. Ülkemizin bilinen 1000’e yakın jeotermal ve mineralli su kaynağının tamamında alın teri ve çekiç izini bırakan jeoloji mühendislerin hakları yasaya yansımalıdır.

5- Jeolojik konumu gereği doğa olaylarının sıkça yaşandığı ülkemizde ortalama yılda 1 kez yıkıcı deprem, heyelan, sel baskını, çığ ve kaya düşmesi gibi doğa olayları afete dönüşmektedir. Yaşanan bu afetler binlerce insanımızın can kaybına, on binlercesinin yaralanmasına ya da sakatlanmasına yol açmaktadır. Yine afetler nedeniyle ortalama her yıl Gayri Safi Milli Hâsılanın % 3-5’i arasında bir zarar oluştuğu bilinmektedir.

Afet zararlarının nedeni konusunda, 1999 Depremleri sonrası yapılan tartışmalarda ağırlıklı vurgu “yapı kalitesi“ üzerine yapılmışsa da afet zararlarının azaltılması ve güvenli yerleşmeler için ilk adımı arazi kullanım planlarının hazırlanması ve yer seçimi kararları olduğu bilinmektedir. Planlamaya yön veren girdilerin başında gelen doğal çevredeki depremsellik, heyelan, erozyon, yeraltı suyu, jeo medikal, volkanik etkinlik vb jeolojik tehlikeler Jeoloji mühendisliği araştırma ve uygulama alanında kalmaktadır. Dolayısıyla plan ve jeoloji ayrılmaz bir bütünlük taşır. Doğanın dili jeolojiyle yazılmıştır. Bu dili anlayanlar ise jeoloji mühendisleri olup ülkemiz afet politikalarının yazılı metni olan 3194 sayılı “İmar Kanunu”nu gerçeklere göre yeniden düzenlenmelidir.

6-Gelecek kuşaklara sağlıklı, yaşanabilir, yağmalanmamış ve tahrip edilmemiş bir doğa bırakmak tüm yurttaşların temel görevi, böyle bir çevrede yaşamak da en temel hakkıdır. Temel uğraşı doğayı insanlığın yararına dönüştürme olan jeoloji mühendislerinin bu konuda sorumluluğu daha da büyüktür. Bu anlamda bugün koruma altına almamız gereken en önemli doğal kaynaklarımızdan birisi de sularımızdır. Günümüzde sanayi atıkları, kentlerin çöp depolama sahaları, evsel atıklar, tarım alanlarında yapılan gübreleme gibi çalışmalar, yüzey suyu ve yeraltı suları kirliliğinin en önemli tehdit unsurlarıdır. Nitekim Ergene, Küçük ve Büyük Menderes, Gediz Nehirleri, Erzurum Ovası yeraltı suları ve daha birçok akarsular ve akiferler, bu kirletici unsurlar nedeni ile bugün kullanılamaz duruma gelmişlerdir. Bu bağlamda ülkemiz su kaynaklarının araştırılması, korunması ve entegre su yönetimi anlayışıyla optimum olarak işletilmeleri son derece önemlidir. Bunun için DSİ Genel Müdürlüğümüzün öncülüğünde başta 167 sayılı Yeraltı Suları Kanunun yeniden düzenlenmesi olmak üzere gerekli çalışmaların yapılması gerekmektedir.